Fani Olma

feraset

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayetle, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.”

Efendimiz s.a.v.: “Müminin ferasetinden sakının; çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” buyurmuştur. Peki “feraset” nedir ve bir müslüman, müminin ferasetinden, onun kendisinin bâtınındaki hali bilmesinden niçin ve nasıl sakınacaktır?

Sâdât-ı Kirâm’dan Hâce Abdülhâlik Gucdüvânî k.s. hazretleri Buhara’da mürit ve muhipleriyle velilik halleri üzerine sohbet ediyordu. Sohbet halkasına elinde tesbih, sırtında dervişlik hırkası, omuzunda seccade olan bir genç de dahil olmuş, can kulağı ile Hâce’yi dinlemekteydi. Meclistekilerin ilk defa gördükleri bu genç, bir müddet sonra sual sormak için müsaade aldı ve son derece hürmetkâr bir eda ile şöyle dedi:

– Efendim, malumunuz, Hz. Peygamber s.a.v., “Müminin ferasetinden sakının; çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifin sırrı nedir acaba?

Hâce Abdülhâlik Gucdüvânî k.s. bu gence kısa bir süre heybetle nazar eyledikten sonra sert bir tonla:

– Sen önce belindeki zünnarı kesip imana gel, müslüman ol ki bu hadis-i şerifin sırrı tecelli etsin, buyurdu.
Hâce’nin bu tavrı ve sözleri oradaki herkesi şaşırttı. Zünnar, papazların, ucunu önden sarkıtarak bellerine bağladıkları örme bir kuşaktı ve tıpkı haç gibi hıristiyanlık alametiydi çünkü. Halbuki bu genç müslüman bir derviş kıyafeti içindeydi. Nitekim inkâra yeltendi ama yakınında bulunan birkaç kişi gencin üzerindeki hırkayı çıkarınca, düğüm düğüm ederek gizlemeye çalıştığı zünnarının belinde bağlı olduğu görüldü. Aslında hıristiyan olan bu genç, müminin ferasetindeki isabeti şimdi bizzat yaşayarak öğrenmişti. Af diledi, zünnarını çözüp attı, kelime-i şahadet getirip müslüman oldu. Bunun üzerine Hâce hazretleri etrafındakilere döndü, buyurdu ki:

– Ey dostlar! Bu genç zünnarını kesti, müslüman oldu. Gelin sizler de kalplerinizdeki zünnarı kesip iman edin. Kalpteki zünnar kibir ve gururdur. Bunları çözüp atmadıkça ahdine sadık bir mümin olamazsınız!

Demek ki Allah Rasulü s.a.v.’in “Müminin ferasetinden sakının” ikazı, kâmil müminin nazarından uzak durmaya değil, kalbin kötülenmiş hallerinden kurtulmaya davettir. Kaldı ki Allah dostlarının ferasetindeki keskinlik ve isabet, esas itibariyle daha kesin bir hakikate, temel bir akideye işarettir. O hakikat, feraset “nur”unun kaynağının, asıl sahibinin, bize şahdamarımızdan daha yakın olan Hâlık’ımızın, bizim zahirimizi de bâtınımızı da bildiğidir. Çünkü O Basîr’dir, yani görür; Habîr’dir; yani haberdardır, aşikâr olanı da bilir, gizleneni de.

Menkıbelerde, sakındırıldığımız kötü hallerden bilhassa kibir ve gururun ön plana çıkarılması başka bir ikazdır müslümana. Rivayete göre zünnar eğilmeye ve secdeye mani olduğundan, papazlar bunu rükû ve secde etmediklerini göstermek için takarlarmış. Kibir ve gurur da böyledir. Bu hastalıklarla sarılmış bir kalbin sahibi de Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azameti karşısında can u gönülden, huşu ile eğilmez, eğilemez. Zanlarıyla, nefsinin arzularıyla hareket eder, benlik davası güder. Kendince ahkâm keser, kimseleri beğenmez. Gururu nasihat almayı engeller, kibri başka türlü görünmeyi meşrulaştırır. Ve sonunda dünya imtihanını kaybedenlerden olur.

Sakındırıldığımız budur aslında. Nasıl görünmek istiyorsak öyle olmaya gayret edelim.